Jones Manoel
Orijinal yayın: youtube.com
Tercüme: Fellow Mariner

Batı Marksizmi, Yenilgi Fetişi ve Hristiyan Kültürü (2020)

Batı dünyasında yazılan Marksist çalışmaların bir çoğunda temel bir çelişki vardır. Ne zaman Çin, Kore ya da Vietnam gibi Asya ülkelerindeki Marksizmden bahsedilse ya da Afrika’da Mısır veya Libya gibi ülkelerdeki halk hareketlerinden söz açılsa hemen bu siyasi oluşumların ve o ulusun kendine özgü Marksist yaklaşımlarının dinden etkilendiğinin altı çizilir. Herhangi bir Marksist araştırmacı örneğin Çin Marksizmini inceliyorsa, mutlaka Konfüçyus’un felsefesinin genel Çin kültürünü ve Çin Marksizmini ne kadar etkilediğinden bahseder. Benzer şekilde Cezayir gibi sosyalist uluslar incelenirken her zaman İslam dininin Afrika ülkelerindeki etkisi tartışılır.

Ancak iş Marksizmin Batı siyasetindeki konumuna gelince Hristiyanlık dininin Markiszmin simgesel, öznel ve kuramsal oluşumunda ne kadar etki sahibi olduğundan çok az söz edilir. Sanki sadece Asya’da Konfüçyusçu düşünce ve Afrika’da İslam siyaseti etkiliyor da, Brezilya, ABD, Fransa, Portekiz gibi ülkelerin öznel tarihlerinde Hristiyanlığın hiç bir etkisi yokmuş gibi. Bu hatalı bir yaklaşımdır ve hatalı olmasının çok basit ve nesnel bir nedeni vardır: Antonio Gramsci’nin Hapishane Notları’nda birkaç yerde belirttiği gibi, Katolik Kilisesi Batı dünyasının en uzun süredir işleyen kurumudur. Hiçbir kurum Katolik Kilisesi kadar uzun bir süre boyunca, entelektüel papazlar, piskoposlar ve ilahiyatçılar aracılığıyla ve iyi örgütlenmiş bir bürokratik yapıyı kullanarak var olup, aynı zamanda bir sürü fikir ve kavramı dünyaya yaymayı başaramamıştır. Bu yüzden Batı dünyasında Hristiyanlığın toplumsal oluşumlardaki etkisini ve her ülkeyi özel olarak nasıl etkilediğini ele almadıkça Marksizm, siyaset, öznellik, kültür ve simgeler hakkında ciddi bir tartışma sürdürülemez.

Bence “popülizm” diye yetersizce betimlenen olguyu (ki ben bu terimi kullanmıyorum), yani Lula, Getulio Vargas, [1] Miguel Arraes, [2] Brizola, [3] Peron, [4] Velasco İbarra [5] ve Hügo Chavez gibi insanların halkla olan ilişkisini, Katolik dinindeki azizler ve müminler arasındaki temel ilişkinin özellikleri bilinmeden anlamak imkansızdır. Tabii ki bu ilişkiler sadece bu benzetmeyle açıklanamaz, ancak bu siyasi alışverişte buna çok yakın simgesel öğeler vardır. Bu konu uzun zamandır aklımdadır. Bunu ilk ortaya atan ben değilim—Domenico Losurdo [6] ve Roland Boer [7] de yenilgi fetişinin Batı Marksizminin temel özelliklerinden biri olduğunu ve bunun nasıl Hristiyan kültüründen türetilmiş, yanlış bilinen bir olgu olduğunu yazmışlardır.

Öncelikle Batı Marksizminde baş gösteren önemli bir eğilimi ele alalım. Perry Anderson’a [8] bakılırsa, Batı ve Doğu Marksizmi arasında büyük bir fark vardır: Batı Marksizminin anahtar özelliği tarihte şimdiye kadar hiçbir zaman iktidara gelememiş olmasıdır. Marksizmin bu kanadı gittikçe kendini felsefi ve estetik sorunlara adamaktadır. Siyasi ekonominin eleştirisi ve siyasi iktidarın nasıl ele geçirilmesi gerektiği gibi konulardan elini ayağını çekmiştir. Giderek kendisiyle Sovyetler Birliği, Çin, Vietnam, Küba ve benzeri ülkelerdeki somut sosyalist deneyimler arasına mesafe koymaktadır. Bu Batı Marksizmi, Marksçı düşünceyi bir devlet ideolojisine (örneğin Sovyet Marksizmi gibi) dönüştürerek “kirletmediği” için kendisini Doğu Marksizminden üstün görmektedir. Asla “otoriter” ya da “totaliter” olmamıştır, şiddete başvurmamıştır. Bu Marksizm dünyanın hiçbir yerinde başarılı bir devrime ön ayak olmadığı halde Marksist teorinin saflığını korumakla övünmektedir—bu çok önemli bir noktadır. Ne zaman “batıda”, örneğin Küba’da, bir sosyalist devrim zafer kazanmışsa, o devrimin ideolojik temelleri Batı Avrupa, ABD, Kanada ya da Güney Amerika’nın bazı ülkelerinde ortaya atılan Batı Marksizminden çok Doğu Marksizmine borçludur. Batı Marksizmi “saf” olmasıyla gurur duymaktadır ve bu Hristiyanlıktan ödünç aldığı ilk temel özelliktir.

Gramsci bize gösterir ki, Katolik Kilisesi’nin tarih boyunca başlıca amaçlarından biri Hristiyanlık inancının yorumlanışını ve iletişimini kontrol etmek, halkçı, bağımsız ve temelci yorumların yükselişini ve yayılmasını engellemek ve sonuç olarak tarihsel doktrininin saflığını korumak olmuştur. Bu sayede Katolik Kilisesi bir yandan Hristiyanlığın sevgi dolu, eşitlikçi, “komşunu sev” diyen, şefkatli ve şiddet karşıtı bir din olduğunu iddia ederken, öte yandan aynı din köleliği, Haçlı Seferleri’ni ve sömürgeciliği meşru gösteren bir inanç sistemi olarak varlığını sürdürebilmiştir. Aynı nedenle Katolik Kilisesi’nin bazı kesimleri rahatça Nazi-faşist yönetimlerle ve askeri diktatörlüklerle içli dışlı olabilmiştir. Bu durum Hristiyanlığın tarihi boyunca asla değişmeyen, sürekli bir etmendir—yukarıda sözünü ettiğimiz tarihsel olaylar doktrini asla bozmamıştır çünkü bunlar ya Hristiyanlığın yanlış yorumu veya ifadesi olarak geçiştirilmektedir ya da bir çuvaldaki patatesler gibi birbirinden bağımsız, kuramsal, siyasi ya da (en önemlisi) teolojik anlam taşımayan olgular olarak bırakılmıştır. Kısacası tarihin Hristiyanlığın şefkat ve barış dini olduğu iddiasını doğrudan çürütmesi doktrini değiştirmemiş, kalıcılığının altını oymamıştır.

Birçok Marksist buna benzer şekilde davranmaktadır. En büyük endişeleri doktrinin saflığını korumaktır. Ne zaman tarihi olgular doktrinle çatışsa ya da bir kuramın öğeleri uygulamaya konurken karmaşık bir hal alsa, hemen bu öğelerin Marksist kuram ve doktrinin bir parçası olduğunu reddederler. Örneğin, ihanet kavramına dayalı doktrinlerin temeli budur. Hangi toplumsal hareket önceden kuramsal olarak ortaya atılmış bir şemadan uygulamada biraz uzaklaşıyor gibi gözükürse, bu durum “kurama ihanet ediyorlar” ya da “devlet kapitalizmi” diye karalanır. Dolayısıyla var olan hiçbir şey sosyalizm değildir, hepsi devlet kapitalizmidir. Devrimi sadece siyasi iktidarın ele alındığı o şanlı an sırasında bir devrim olarak kabul ederler. Halbuki devrim her zaman iki ayrı aşamadan oluşan bir siyasi süreçtir: eski kapitalist düzenin yıkılması, yokedilmesi ve yeni bir düzenin inşa edilmesi. Sözünü ettiğimiz çevrelere göre, yeni bir toplumsal düzenin inşası başladığı anda her şey bitmiş demektir. Çelişkiler, sorunlar, başarısızlıklar, yanlışlar, hatta bazen suçlar çoğunlukla yeni düzenin yapılandırıldığı bu aşamada meydana gelir. Böylece, sıra oluşan yeni düzeni değerlendirmeye gelince—görünen o ki uygulamanın kuramın saflığından uzaklaştığı nokta hep burasıdır—o yer ve o zamana özgü olan şeyler evrensel olana kıyasla kötü, yetersiz ve bozuk görünür. Tam da bu noktada kuramın saflığını korumak için devrime ihanet edildiği, karşı devrimin baş gösterdiği, devlet kapitalizminin kök saldığı iddiaları ortaya atılır.

Bunun en belirgin örneklerinden birini Sovyetler Birliği ölüm döşeğindeyken görmüştük. SSCB’nin sonu yaklaşırken birçok Batı Marksisti bunun Marksizmin tarihi açısından nasıl da harika bir gelişme olduğunu, çünkü Marksizmin nihayet Ekim Devrimi’nden doğan o bozuk Marksist yorumdan, Marksizmi sadece bir devlet ideolojisine dönüştüren o sapmadan kurtulacağını müjdeliyorlardı. Nihayet Sovyetler Birliği’nin teşkil ettiği pranga olmadan Marksizm özgürleşecek, kurtarıcı potansiyeline erişecekti.

Batıdaki sol kesimlerde çok yaygın olan başka bir etmen de acı çekmeyi ve aşırı yoksulluğu üstünlük mertebeleri olarak görmektir. Batı solunun kültüründe şehitlere ve acı çekenlere çok yaygın destek vardır. Örneğin bugün herkes Salvador Allende’yi çok sever. Neden? Çünkü Salvador Allende bir kurbandır ve bir şehittir. Pinochet’nin darbesinde suikaste kurban gitmiştir. Halbuki Hügo Chavez hayattayken çoğu sol kesim ona burun kıvırmıştır. Buna karşılık Chavez de cinayete kurban gitseydi (örneğin 2002 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında) Batı solunun büyük bir çoğunluğu mutlaka ona da bir çile ve şehadet simgesi olarak tapardı. Ancak Chavez bir siyasi sürecin önderi olarak iktidarda kaldıkça ve bu sürecin kaçınılmaz çelişkileriyle boğuştukça Batı solu tarafından zamanla giderek terkedilmiştir. Sonra Maduro’ya nasıl davranıldığından söz etmeye bile gerek yok. Halbuki Allende’yi coşkuyla anımsayan ve ona demokratik sosyalizmi savunduğu için can-ı gönülden destek veren çevreler Allende’nin iktidardayken ülkeyi neredeyse tamamen kanun hükmünde kararnamelerle yönettiğini ya görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar. O tarihlerde Şili anayasasındaki bir yasal mekanizma sayesinde yürütme erki parlamentoya ya da Yüksek Mahkeme’ye danışma zorunluluğu olmadan kararnameler çıkartabiliyordu. Böylece Allende Şili Kongresi ve Yüksek Mahkemesini safdışı ederek kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla ülkeyi yönetebiliyordu. Kongre’de Allende’nin partisi çoğunluğu elde edemediği ve hükümet burjuvaların yoğun muhalefetiyle karşılaştığı için tüm başkanlık dönemi boyunca o da kararnameler çıkartarak durumu idare etmiştir. Bugün herhangi bir sol önder böyle bir eyleme kalkışsa hemen ona “otoriter” yaftası yapıştırılır, kendisi Trump, Bolsonaro ve Erdoğan’a benzetilir. Allende bugün hayatta olsaydı onu da aynı şekilde eleştirirlerdi ama o işler bu noktaya varamadan ölmüştür.

Bu yaklaşımın başka bir örneğini Che Guevara ve Fidel Castro’nun ele alınışında görüyoruz. Çoğu Batılı solcu, Che’yi asi bir hayalperest olarak bilir. Aslında bu kadar basitçe tanımlanabilecek bir adam değildi ama onu böyle bir imgeye dönüştürdüler. Che Guevara Bolivya’nın balta girmemiş ormanlarında katledildi ve cesedi yakıldı, dolayısıyla o artık fedakarlığın, şehadetin ve yenilginin verdiği acının bir simgesidir. Fidel ise Küba’da Küba Devrimi’nin önderi olarak hayatını sürdürdü ve bu sürecin içerdiği bütün çelişkilere göğüs germek zorunda kaldı. Günümüzde Batılı birçok solcu, belki de büyük çoğunluğu, onu karizmadan yoksun, ilham vermeyen bir bürokrat olarak görür. Che Guevara ise erken ölümünden dolayı direnişin, insanın kurduğu hayaller peşinde koşmasının, yarım kalmış bir ütopyanın simgesi haline gelmiştir.

Bir başka örnek te Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti (yani Kuzey Kore) ile Filistin’in ne kadar farklı biçimde görüldüğüdür. İki ulus ta aynı mücadeleyi vermektedir—sömürgeci kuvvetlere karşı bir ulusal bağımsızlık savaşı. Kore bu mücadeleyi sosyalist bir bakış açısından sürdürmektedir ve emperyalizm tarafından ülkesi iki parçaya ayrılmış olmasına rağmen başarılı olmuştur. Göreceli olarak güçlü ve oldukça sanayileşmiş bir ekonomisi, çok güçlü bir kara ordusu ve nükleer silah kullanma yetisi vardır. Kısacası Kore savunmasız bir ulus değildir. Buna karşın, Filistin halkı çok büyük baskılar altında, gün be gün derin bir fakirlik içinde yaşamaktadır. Ulus devletleri olmadığı için, ulusal ekonomileri de yoktur. Silahlı kuvvetleri ve ekonomik güçleri yoktur. Bu açıdan bakıldığında Filistin Eski Ahit’teki Davud ve Golyat hikayesinin ete kemiğe bürünmüş halidir, ancak bu Davud’un karşısındaki Golyat’ı siyasi ve askeri açıdan yenme olasılığı yoktur. Tam da bu yüzden uluslararası sol camiada neredeyse herkes Filistin davasına büyük bir sevgi ve saygıyla yaklaşır. Bana hiç iç açıcı gelmeyen o resimlere—tanka sapanla taş atan çocukların ve delikanlıların resimlerine—bakanlar coşkuyla kendinden geçer. Evet, bu resimler büyük bir kahramanlık örneğidir ama aynı zamanda katıksız bir barbarlığın simgesidir. Ne de olsa gördüğümüz şey silahsız, kendini savunma yetisinden yoksun bir halkın ağır silahlarla donanmış sömürgeci ve emperyalist bir kuvvetle karşı karşıya gelmesidir. Bu insanların eşit koşullarda direniş gösterme olanağı yoktur ama bu durum romantize edilmektedir. Bu baskı, çile ve şehadet örgüsü Batılı solcuların pek hoşuna gider.

Çok iyi bilinen başka bir örnek te Vietnam’dır. Vietnam 30 yıl boyunca saldırı altındayken, bombardıman ve yıkıma maruz kalırken herkes Vietnam’ı destekliyordu. Vietnam İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’yı yenmiş, sonra Fransa ile ve sonra da Amerika Birleşik Devletleri ile savaşmak zorunda kalmıştır. 1945 yılından 1975 yılına kadar, tam 30 yıl boyunca Fransızların ve Amerikalıların bombardımanı altında tek bir okul, tek bir hastane inşa edemeden direnmiştir. Ancak ne zaman Vietnam eski ve yeni sömürgecilerini yenebilmiş, bombardımandan kurtulup geleceğini planlama fırsatını yakalamış, otoyollar, elektrik şebekeleri, okullar, üniversiteler inşa etmeye başlamıştır, işte o zaman solun çoğunluğu tarafından terkedilmiştir. Bütün çekiciliğini, büyüsünü yitirmiştir. Batı solunda bir yenilgi fetişi vardır. Yenilginin, yenilmiş olmanın muhteşem olduğu fikri akıllara yerleşmiştir.

Bu fetişin çok açık bir örneğini Bolivya’daki darbeyle ilgili olarak görüyoruz. Ünlü düşünür Slavoj Zizek Bolivya: Bir Darbenin Anatomisi isimli bir yazı yazmıştır ve bu yazıda en çok önemsediği şey nedir? Evo Morales’in demokratça davrandığını, geçmişte darbe girişimlerinde bulunan vatan hainlerini hapse attırmadığını, sürgüne yollamadığını, ortadan kaldırmadığını ve şimdi de aynı kişilerin Morales’i darbeyle devirdiğini göstermek. Başka bir deyişle Zizek devrimin yenilgisine doğrudan neden olan etkenleri ahlaki ve etik üstünlüğün kanıtı olarak övmektedir. Bakın Bolivya günümüzde ne kadar güzel! Her gün bir sosyalist eylemci hapse atılıyor ya da cinayete kurban gidiyor ama hiç olmazsa Bolivya burjuvazisine baskıcı ve otoriter muamele edilmediği için içimiz rahat edebilir! [9]

Batı solunda yaygın olan bir üçüncü etmen de Hristiyanlık dininde bir insanın kendi eylemleriyle ruhunu kurtaramayacağı ve kurtuluşun sadece Tanrı’nın iradesine bağlı olduğu inancından türemiştir. Bu inanca göre, siz istediğiniz kadar sevaba girebilirsiniz, hayatınızı İncil’e uygun bir şekilde yaşayabilirsiniz, iyi bir insan olabilirsiniz ama eninde sonunda kurtuluşunuz Tanrı’nın vereceği bir karardır. Hristiyan kültüründen gelen bu etki yüzünden (her ne kadar çoğu Marksist ateist olsa da) Markiszmin ana amacı, yani siyasi iktidarı ele geçirmek (ki Lenin de “siyasi iktidarın dışında kalan her şey bir kuruntudur” demiştir) [10] ile ilgili her türlü öznel çaba değer kaybetmiş, arka plana atılmıştır. Aksine, en yüksek mertebe sonu gelmeyen bir direniş olarak görülmektedir ve bununla da çok gurur duyulmaktadır. Bernie Sanders ABD Demokrat Partisi’nin başkanlık adaylığı yarışını ikinci kez kaybettiğinde, Sao Paulo Ünversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ünlü bir Marksist profesör Facebook’ta şu satırları yazmıştır: “Daha önce hiç olmadığı kadar çetin bir mücadele verdik. Her zamankı gibi yenildik ama mücadeleye devam. Artık ABD’de sosyalizmin geleceği Alexandra Ocasio-Cortez’dir.” [11] Marksizmin geleneksel mantığı, yani tüm siyasi çatışmalara strateji, taktikler, koalisyon siyaseti, programlar, özeleştiri, düşmana nasıl siyasi veya askeri darbeler vurulabileceği açısından bakmak ortadan kaybolmuştur. Geriye kalan sadece sonu gelmeyen ve neredeyse mümince desteklenen bir direniş hareketidir. Siyasetin temeli olması gereken mantık, yani stratejik mantık, değersizleştirilmekte, direniş başlı başına tek amaç haline getirilmektedir.

Yukarıda betimlediğim bu üç öğe bir araya geldiğinde Batı solu yenilmişliği ve saflığı içinde narsistçe bir orgazma varır. Birey, emekçi sınıfının dünya tarihi boyunca gerçekleştirdiği somut sosyalist ve ulusçu devrimlerle hiçbir ilişkisi olmamasından gurur duyar. Çin, Rusya, Kore, Vietnam, Cezayir, Mozambik ve Angola’daki devrimlere kuramsal ya da siyasi herhangi bir bağının olmamasından gurur duyar. Aksine, kendi kuramının sözde saflığını iktidarı elde tutmanın zorlukları ve tarihsel süreçlerin çelişkileri bozmadığı için böbürlenir. Bu narsistçe hazzı körükleyen, saf olma, suya sabuna dokunmama saplantısıdır. Bu “saflık”, ona kendini üstün hissettirir. Böyle düşünenler, örneğin Çin, Küba ya da Kore devrimlerini benimseyen ve “otoriter” diye karalanan bir yönetim şeklini ve henüz özyönetim aşamasına erişmemiş bir ekonomiyi kabul eden solculara kıyasla kendilerini ahlaki ve etik açıdan üstün ve ayrıcalıklı görürler. Böyle bir Marksizmin eleştirel ve dönüştürücü bir gücü yoktur. Gerçekle ilgili bazı iyi incelemeler doğurabilir ve bunu ara sıra yapmaktadır da ama asla nihai olarak siyasi iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen stratejik ve devrimci bir hareket yaratamaz. Bu yüzden, Batıda devrimci bir Marksizmi yeniden inşa etme süreci çerçevesinde Hristiyanlıktan kaçak olarak ithal edilmiş bu simgesel öğeleri iyi tanımak gerekir. Eninde sonunda bu öğeleri radikal bir eleştiriye tabi tutmak ve hepsinin ötesine geçmek zorundayız.


  1. Brezilya’da devrimle iktidara geldikten sonra 19 yıl devlet başkanlığı yapmış olan ve “fakirlerin babası” olarak bilinen önder. (Ç.N.). 

  2. Brezilya’da 1964 darbesi sonrası hapse atılan ve sonrasında 14 yıl Cezayir’de sürgünde yaşayan siyasetçi. (Ç.N.). 

  3. Leonel Brizola, Brezilya’daki askeri diktatörlüğün sona ermesinden sonra “esmer sosyalizm” diye tabir ettiği ideolijiyi ortaya atan siyasetçi ve Brezilya Demokratik Emekçi Partisi’nin kurucusu. (Ç.N.). 

  4. Juan Peron, üç kere devlet başkanı seçilen ve Arjantin’in işçi sınıfı tarafından çok sevilen general ve siyasetçi. Popüler kültürde eşi Eva Peron hayatını konu alan “Evita” müzikaliyle ünlüdür. (Ç.N.). 

  5. Jose Maria Velasco İbarra, devlet başkanlığı yaptığı beş dönemin dördünde darbeyle iktidardan uzaklaştırılmış Ekvadorlu siyasetçi. (Ç.N.). 

  6. “Liberalizmin Karşı Tarihi”. “Savaş ve Devrim” ve “Stalin: Kara Bir Efsanenin Tarihi ve Eleştirisi” kitaplarıyla ünlü İtalyan Marksist tarihçi. (Ç.N.). 

  7. İlahiyat mezunu ve Hristiyan komünist bakış açısını savunan Avustralyalı akademisyen. (Ç.N.). 

  8. Yirmi yıl boyunca ünlü sol dergi “New Left Review”’un genel yayın yönetmenliğini yapmış olan İngiliz Marksist yazar. (Ç.N.). 

  9. Yazarın bu satırları 18 Ekim 2020 tarihli Bolivya genel seçiminden önce kaleme aldığı anlaşılıyor. Bu seçimde seçmenlerin %88.4’ü oy kullanmış ve Morales’in Movimiento al Socialismo (Sosyalist Hareket) partisi oyların %55.1’ini alarak hem mecliste hem de senatoda ezici bir çoğunluk elde etmiş, ayrıca Sosyalist Hareket partisinin adayı Luis Arce devlet başkanı seçilmiştir. Seçimlerden birkaç ay sonra Morales darbeyle iktidardan indirildikten sonra Batı ülkelerinin desteğiyle geçici başkanlık görevi yapan Jeanine Anez ise hapse atılmıştır ve hala hapis yatmaktadır. (Ç.N.). 

  10. V. İ. Lenin, 1905. Sıra Son Perdeye Gelmiştir başlıklı yazısı. [web] 

  11. ABD temsilciler meclisinde New York eyaletini temsil eden bir milletvekili. Cortez ilk seçildiğinde gençliği (1989 doğumludur ve 30 yaşında seçim kazanmıştır), idealist ve sosyalizme yakın duruşu, iç ve dış politika konularında kendi partisine bile muhalif gözüken tutumu ile ABD ve dünya solunda heyecan uyandırmıştır. Ancak görebildiğimiz kadarıyla Cortez’in icraatı söylemiyle tutarlı değildir ve kendisi umulan dönüştürücü muhalefeti gösterememiştir. Ona “güdümlü sol” diyenleri haklı çıkarmaktadır. (Ç.N.).